BİR ZAMANLARIN TÜRKİYE‘Sİ

19 Ocak 2015 Pazartesi
1
Bir Zamanların Türkiye‘si
AÇIK BİSKÜVİLER / Mahalle bakkallarında şimdiki gibi paketlenmiş bisküviler yoktu ya da lüks sınıfına giren birkaç marka da pahalı olduğundan pek tutulmazdı. Hemen her bakkal dükkânının giriş kapısının yanında ortalama 30X30X30 ebatlarında teneke bisküvi kutuları düzenli bir şekilde üst üste oturtulmuş halde dururdu. Bunların ön kısmında camlı bir kapakları olurdu. Kapak, içindeki biskuvilerin bayatlamamasi için sürekli kapalı olur, camdan içinde hangi tür bisküvi olduğu görülürdü. Bu kutular, içindekilerin herhangi bir kazaya kurban gitmemesi icin zeminden 30 derece kadar yukarı bakacak şekilde meyilli konulurdu. İstenen tür biskuvi, bakkal tarafından kâğıttan bir kesekâğıdına doldurulup tartılarak müşteriye verilirdi. En bilinen markalar ise; Ülker, Eti ve Besler'di.
2
Bir Zamanların Türkiye‘si
ARAP SABUNU / Deterjanların günümüzdeki gibi yoğun bir biçimde henüz günlük hayata girmediği yıllarda, temizlik işlerinde çoğunlukla arap sabunu ya da beyaz kalıp sabunlar kullanılırdı. Kalıp sabuna nazaran temizleme kabiliyeti daha yüksek olan “arap sabunları” bakkallarda, yoğun kokusundan dolayı dükkânın genellikle dışına konulan bir tenekenin içinde muhafaza edilirler, bakkal tarafindan metal bir kaşık yardımıyla, naylon torbanın içine doldurulduktan sonra tartılarak satılırlardı. Görüntüleri itibariyle ağdalı-sümüksü kıvamlarından, sarı renklerinden ve kendilerine has oldukça itici kokularından beklenmeyen temizleme özellikleri, onların bulaşık hariç hemen her yerde kullanılmalarına neden olurdu. Yerlerin, merdivenlerin, muşambaların, çamaşırların arıtılması işlemlerinde kadınlarin en büyük yardımcısı olan arap sabunları, artık günümüzde iyice gözden düştüler. Bu sabunları satan bakk
3
Bir Zamanların Türkiye‘si
AYI OYNATICILAR / Roman vatandaşların tekelindeki bu meslek grubunda ekip, elinde tef ve uzunca bir sopa olan kavruk bir Roman ile beline sardığı zincirin ucu, burnuna geçirilen halkaya takılmış bir ayıdan oluşmaktaydı. Daha çok turistik yerler ve sokak aralarında boy gösteren bu ikili ekibin gösterisi, tefi dokuz-sekizlik aksak bir ritmle çalarak şarkı söyleyen Roman'ın, arada bir elindeki sopayla ayıyı dürtmesinden sonra hayvanın tempoya uygun hareketlerle zıplaması, sopaya tutunarak iki ayağının üzerinde dikilmesi ve bazen de yere yatarak bayılma numarası yapmasından oluşan ilginç bir şovdan ibaretti. En çok tutulan gösteri ise; “Kocaoğlan, hamamda karılar nasıl bayılır?” sorusunun ardından ayının bayılma numarası yapmasıydı. Gösteri bitince Roman kasketini çıkararak, etraflarında halka olan seyircilerden bahşiş toplardı. 1980'lerde ayı oynatmak kesinlikle yasaklandı. Hayvanlar toplan
4
Bir Zamanların Türkiye‘si
"LAK LAK” LAR / İki ucuna yumurta büyüklüğünde küre şeklinde, tahtadan iki top takılmış 20 santim uzunluğunda bir ipten ibaretti. 80'li yılların başından itibaren çocuklar ve gençler arasında moda olan laklakların ipi ortasından işaret ve orta parmağa sarılarak sabitlenir, ardından el yukarı-aşağı hızla hareket ettirilmeye başlanırdı. Toplar elin bir üstünden bir altından sürekli birbirlerine çarparak 180 derecelik bir yay izlerler ve “lak”, “lak” şeklinde sesler çıkarırlardı. Amaç, bir defada en çok çarpmayı gerçekleştirebilmekti. Sesi tekdüze ve çıldırtıcıydı. Dikkatli ve periyodik vurdurulmadıkları taktirde, el parmaklarına çarparlardı. Neticede, sinirbozucu bir salgındı.
5
Bir Zamanların Türkiye‘si
AYŞEGÜL ÇOCUK KITAPLARI / Fransız yapımı renkli ve resimli A4 ebatlarında, parlak kalın kâğıda baskılı çocuk kitapları vardı. İçindeki çizimler renkli fotograf kalitesinde ve güzelliğinde, hemen her türlü detay düşünülerek hazırlanmış, o günler için oldukça lüks sayılabilecek bu kitaplar, ortalama 16 sayfa civarındaydılar. Türkiye baskılarında Ayşegül adı verilmiş hayalî bir Fransız kız çocuğunun; evde, okulda, piknikte, tatilde, uçakta, köyde, tiyatroda, yaşgününde... şeklinde senaryolaştırılmış seri maceralarını anlatmaktaydı. Bu kızın Fındık adında kahverengi bir köpeği ve hiç de Türkiye şartlarıyla benzerlik taşımayan bir yaşam biçimi vardı. Ailecek bahçeli lüks bir köşkte otururlar, kilisenin bahçesinde oynarlar ve sık sık ıstakoz yiyip, uzak ülkelere tatile çıkarlardı.
6
Bir Zamanların Türkiye‘si
BONCUKLU KASAP KAPILARI / Kasap dükkânlarının kapılarında, özellikle yaz aylarında kapıyı yere kadar tamamen örten, pervazın üzerine tutturulmuş dikey iplere dizili rengârenk boncuklardan oluşan, genellikle sinek benzeri uçucu haşeratın içeriye girmesini engelleyen siperlikler olurdu. İçeriye girmeniz için, bu boncukları ortalarından tutarak, uzun bir saçı at kuyruğu yapmak için toplar gibi bir elinizle tutup kenara itmeniz yeterli olurdu.
7
Bir Zamanların Türkiye‘si
CİN ALİ ÇOCUK KİTAPLARI / 1970'lerde revaçta olan ilkokul çocuklarına yönelik “Cin Ali” adlı kare şeklinde 16 sayfadan oluşan, siyah-beyaz çok enteresan kitaplar vardı. Ali adlı çocuğun, belli bir seriyi takiben; okuldaki, piknikteki, denizdeki, müzedeki, törendeki, dişçideki ve hayvanat bahçesindeki müthiş heyecanlı(!) maceralarına yer veren kitaplardaki çizimler çöp çizgilerden oluşmaktaydı. Her şey ama her şey birkaç çizgiden ibaretti; evler, arabalar, insanlar, hayvanlar, eşyalar... Kollar ve bacaklar ve vücutlar çöpten ibaret olup herhangi bir organ ihtiva etmemekteydi. Kafalarsa bir yuvarlaktan müteşekkildi. Okuyan çocuğun resimleri kolayca taklit ederek çizebilmesine imkân vermek amacıyla düşünüldüğü muhtemeldi. Her çocuğun çantasında bu serinin en az 1-2 kitabı mevcuttu. 80'lerden itibaren çocuk kitapları sektöründeki hızlı gelişim, Cin Ali kitaplarının da sonu oldu.
8
Bir Zamanların Türkiye‘si
PAY KUPONLARI / Gazetelerin sık sık kampanyalar düzenleyerek çekilişle hediyeler dağıttığı yıllarda özellikle Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Tercüman'ın logolarının sağında ve solunda damga pulundan biraz daha büyük ebatlarda kesilmek üzere ayrılmış, üzerleri numaralı “Pay kuponları” olurdu. Dileyen okuyucu hergün numara sırasıyla bu pay kuponlarını keserek, verilen adrese postalar, karşılığında kendine bir kura numarası gönderilirdi. Kampanya sonunda yapılan çekilişte kazanan okura; daire, araba, mobilya, bisiklet, radyo gibi hediyeler verilirdi.
9
Bir Zamanların Türkiye‘si
CİVCİV BESLEMEK / 80'li yıllarda moda olan trendlerden biri de evlerde civciv beslemekti. Pazarlarda ve hatta sokak aralarinda satılan civcivlerden 3-5 adet satın alınır, bunlar yazın evlerin balkonlarında, kışında odanın içinde kuytu bir köşede, yanlarında birkaç havalandırma deliği açilip zemini samanla doşenen bir ambalaj kutusunun içine konulur, kutunun üzerinden de iceriye ısıtma ve aydınlatma amaçlı, sürekli yanan bir ampul sarkıtılırdı. Apartman dairelerinde kümes hayvanı beslemek gibi ekstrem girişimleri olan aileler için, bir gecelik ziyafet uğruna o zahmeti ve kokuyu aylarca çekebilmek ne derece çekiciydi, bilinmez...
10
Bir Zamanların Türkiye‘si
YASSI DİKDÖRTGEN PiLLER / Yaklaşık 5X5 santim ebatlarında kırmızı-beyaz renkli yassı piller vardı. “Berec”, “Ki-wi” gibi markalardaydılar. Bunlar daha cok el radyolarinin arkalarına kayısla sabitlenirlerdi. 6 volttular (Şimdiki 4 adet 1,5 voltluk kalem pillerin toplam kapasitesinde). Artı kutuplarının olduğu yerlerde teneke iki adet kulakcıkları olurdu. Çok pratik ve kullanışlı olan yassı piller 80'lerin sonunda piyasadan silindiler.
11
Bir Zamanların Türkiye‘si
ÇOCUK ZAPTETME KAYIŞLARI / Küçük çocukların yolda yürürken sağa-sola ani hareketlerle koşarak herhangi bir kazaya uğramalarını önlemek, bir nevî dizginlemek için kayışlar icat edilmişti. Bebek mağazalarında satılan bu deri kayışlar, yumurcağın omuzları ve koltuk altlarından dolanarak bağlanırlardı. Yaklaşık 1 metre uzunluğundaki kayışın ucu da ebeveynin elinde olurdu. Çocuk, kayış yardımıyla sık sık frenlenirdi. Anne-babalar da hem çocuğu kucakta taşımak zahmetinden kurtulurlar, hem de güvenli bir şekilde çocuğu bir ölçüde serbest bırakırlardı. Görüntü olarak gerçekten de itici olan bu uygulama, 80'lerde tamamen yok oldu.
12
Bir Zamanların Türkiye‘si
ÇORAPTAN ÖRGÜ PASPASLAR / Özellikle 70'lerde moda olan bu paspaslar, hamarat ev kadınları tarafından, kaçtıkları için giyilemeyecek durumdaki kadın çoraplarının malzeme olarak kullanıldığı, kalın şişlerle örülen ev eşyalarıydılar. Kapı önlerine ve evin muhtelif yerlerine serilirler ve kışın da yerin soğuğunu oldukça önlerlerdi. Hem eski çoraplar değerlendirilir, hem de bedavaya paspas sahibi olunurdu. Bu parlak fikir, 80'lerden sonra tüketim toplumu tarafından avam kabul edilerek, kaçmış çoraplar direkt çöp kutusuna atıldılar.
13
Bir Zamanların Türkiye‘si
CUMARTESİ EĞİTİM-ÖĞRETİM / İlk ve ortaokullar, 1974 yılına kadar Cumartesi günleri de öğrenime devam ettiler. Cumartesileri diğer günler gibi tam değil yarım gün kabul edilirdi. Bu yüzden öğretim iki saatti. İlk ders 1 saat surer, sonra on dakika teneffüs olur, ardından da 40 dakikalık ikinci ders yapılır ve bahçede hep bir ağızdan İstiklal Marşı okunduktan sonra bir buçuk günlük hafta sonu tatiline girilirdi. Bu uygulama 1974-75 öğretim yılından itibaren kaldırılarak, Cumartesi günü tam gün tatil kabul edildi.
14
Bir Zamanların Türkiye‘si
DALYANLAR / Boğaziçi'nde ve Marmara kıyıarında 60'larda yoğun olarak, 70'lerde de azalarak kurulan dalyanlar vardı. Kıyıya yakın sığca kesimlerde denizin dibine agaç kaziklar çakılarak bunların arasına geniş ve hacimli balik ağları gerilirdi. Balık sürüleri geçerken bir ucu torba gibi açık olan dalyan ağlarından içeri girerler, bir sure sonra da dalyanın ağzı kapatılarak içindeki balıklar kıyıya çekilirdi. Dalyan tahtalarının birinde dalyan gözcusü sürekli nöbet beklerdi. Görevi ağa balık sürüsü girince, tuzağın ağzını kapatmaktı. En meşhur dalyanlar Boğaz'da akıntının yoğun olduğu noktalarda kurulu olan Kavaklar, Sarıyer, Beykoz, Çubuklu ve Salacak ile Marmara kıyılarında Yenikapi ve Bakirköy dalyanlarıydı. 80'lerde balık türlerinin ve sayılarının İstanbul sularında giderek azalması sonucu dalyanlarda birer ikişer tarihin derinliklerine gömüldüler.
15
Bir Zamanların Türkiye‘si
KOYUN POSTUNDAN YAYGILAR / 70'li yıllar denenmemişlerin denendiği yıllar olduğundan dolayı, o yıllarda evlerde enteresan bir yenilik daha yerini aldı; “koyun postundan yaygılar”... Çoğunlukla kurban bayramını müteakip, kesilen hayvanın postu biraz alacalı ya da bol tüylüyse, herhangi bir hayır kurumuna verilmek yerine özel birtakım işlemlerden geçirilerek yıkatılıp temizletildikten sonra, kokuları olabildiğince giderilir, alt kısımları tabaklatılır, tüyleri parlatılarak yumuşatılır ve de daire kapısının girişi ya da misafir odasının ortası gibi evin en görünen bir yerine yayılırdı.
16
Bir Zamanların Türkiye‘si
EL RADYOLARI / Avuç içinden biraz daha büyük ve arkalarında mutlaka yassı bir pili olan, band aralığı dar ve parazitli, derinden gelen bir sese sahip, yanlarında uzayabilen antenleri olan radyolar, özellikle erkekler tarafından çok rağbet görürdü. Bilhassa Pazar günleri TRT'nin canlı yayınladığı lig maçları, kulaklara sıkıca yapıştırılan bu el radyolarından takip edilirdi.
17
Bir Zamanların Türkiye‘si
MANDOLİN / 60'larda ve 70'lerde ilkokul çocuklarına çalmaları için zorla dayattırılan bu İtalyan çalgısı, nedense çocuklar tarafından pek sevilmezdi. Okullarda öğretici kurslar dahi açılır, bütün kırtasiyelerde, kapağında çalgı çalan bir kız ve bir erkek çocuğu resmi olan mandolin metod kitapları satılırdı. Çocuklar tarafından genellikle arkaları çevrilerek darbuka olarak kullanılan (içleri boş olduğundan, vurulduğunda bayağı da güzel de ses çıkaran) ve normal yüzlerinden çalındığında sazla buzuki arası bir ses veren mandolinlerin ses perdeleri de oldukça geniş sayılırdı. 80'lerde okullarda blok flüt modası başgösterince mandolinler de tamamıyla gözden düştüler.
18
Bir Zamanların Türkiye‘si
HİPPİLER / 1968 yılında dünyada esen serbestlik rüzgârının yansımaları olan “Hippiler (Hippy)”, 70'lerde uzakdoğu orijinli dünya gezilerine çıkmaya başladılar ve Hindistan, Nepal, Katmandu gibi Budizm ağırlıklı yerlere ulaşmak için rotalarını genelde Türkiye üzerinden çizdiler. Kendilerine “Çiçek çocukları”, “Barış elçileri” gibi enteresan isimler veren Batı Avrupa'nın ve Kuzey Amerika'nın işsiz, parasız entel gençleri, volkswagen marka minibüslere doluşarak İstanbul'a geldiler. Hippilik akımı 1980'lerin başında yokoluş sürecine girince, hippiler de İstanbul'u terketmeye başladılar.
19
Bir Zamanların Türkiye‘si
LEBLEBİ TOZU / Mahalle bakkallarında satılırdı. İşaret parmağı uzunluğunda ve kalınlığındaki şeffaf torbalara doldurulmuş şekerli leblebi tozları, çocuklar tarafından çok sevilen ve genelde yenmek üzere değil de, ağıza tümüyle doldurulduktan sonra karşındakine hızla püskürtülmek için satın alınan bir gıda maddesiydi. Eğer ağızda fazla tutulursa, boğaza fena halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. Boğulmak üzere olan çocuğunu farkeden telâşlı ebeveynler tarafından çocuk güzelce dövülür, leblebi tozunun kalan kısmı derhal çöpe atılırdı.
20
Bir Zamanların Türkiye‘si
LÜTFEN SAYFAYI ÇEVİRİNİZ / Çoğu derginin sağ sayfalarının en altında; işaret parmağı ileriye doğru uzanmış küçük bir el işaretinin yanında, sayfayı çevirmemiz gerektiğini belirten uyarıcı (!) bir yazı olurdu. Yazının devamının nerede olduğunu bilemeyip bocalayabilecek zekâ düzeyindeki okuyucular baz alınarak hazırlanmış olması muhtemeldi. Kimi dergiler işi iyice abartır ve tüm sağ alt sayfalarına istisnasız bu uyarı yazısı ile işaret parmağını koyarlardı. Artık okuyucuların herhangi bir yardım görmeksizin sayfa çevirebilme yetenekleri geliştiğinden olsa gerek, günümüzde dergilerde ve gazetelerde bu tür ibareler konulma gereği hissedilmemektedir.
21
Bir Zamanların Türkiye‘si
MİNİBÜS MUAVİNLERİ / Minibüslerin idarî kadrosu, şoför ve yardımcısı olan “Muavin”lerden ibaretti. Bu şahısların görevi ücret toplamak ve yolculuk boyunca aracın kapısını yarım açıp kapıya asılarak çığırtkanlık yapmaktı. Aracın gideceği hemen tüm durakları bir çırpıda bağırarak sayan ve çoğunlukla yaşları 15-25 arası gençlerden oluşan muavinler, bellerine asılı deri para çantaları taşırlardı. Pratik ve hesapta becerikliydiler. Gözlerinden kaçan yolcu olmazdı. 1985'den sonra muavinler yasaklandı ve her minibüste sadece tek bir şoför olmasına karar verildi.
22
Bir Zamanların Türkiye‘si
AKŞAM GAZETELERİ / 60'lı ve 70'li yıllarda radyo yayınları kısıtlı olduğu ve televizyon da olmadığı için gazeteler çok önemliydi. Gündüz satılan gazetelere alternatif olarak akşama doğru 15-16'dan sonra “Akşam” gazetesi adıyla bazı gazeteler basılır ve gün içindeki önemli olaylar ertesi güne sarkmadan sıcağı sıcağına bu akşam gazetelerinde yer alırdı. Dağıtımları daha çok vapur iskelelerinde, otobüs duraklarında ve tren istasyonlarında olur ve iş dağılış saatlerine denk getirilirdi. Böylece meraklısına 12 saatlik periyotlar halinde taze haber sunulurdu.
23
Bir Zamanların Türkiye‘si
ARKASI YARINLAR / Televizyon yayınlarının çok kısıtlı yapılabildiği 70'lerde hafta içi hergün 10.00-10.20 saatleri arasında “Arkası Yarın” adı verilen sürekli radyo piyesleri yayınlanırdı. Dinleyicilerin konuya adapte olabilmeleri için, kapı gıcırtısı, ayak sesi, yağmur, rüzgâr uğultusu, kuş cıvıltısı, motor çalışma sesi gibi birtakım ses efektleriyle zenginleştirilmiş karşılıklı diyaloglardan oluşan piyesler, Türk ve dünya klasikleri ağırlıklı olurlardı. Bu piyeslerin jenerik açıklamalarında en akılda kalanı ise; “Efekt: Korkmaz Çakar”dı. Adı geçen şahıs, yukarıda anlatılan efektlerden sorumlu ses görevlisinin adıydı.
24
Bir Zamanların Türkiye‘si
AT ARABALARI / Bilhassa benzin kıtlığının yaşandığı 1970'lerde at arabaları, zerzevat satıcısından yük taşıyanına kadar hemen her meslek grubunun gözdesi olan ulaşım araçlarındandı. Bunların tahtadan dört adet tekerleği vardı ve bu tekerlekler özellikle paket taşlı yollarda çok fazla ses çıkarırdı. Arabalar genelde tek, bazen de iki at tarafından çekilir ve tüm atların başına siyah deriden at gözlüğü ile arkalarına da gübre torbaları bağlanırdı. Arabayı sürenin oturması için, aracın önünde biraz yükseltilerek deri minderle kaplanmış ve yetmeyerek, üzerine çeşitli kilim parçaları örtülmüş bir sürücü mahalli vardı. Atların arkalarına ne kadar torba bağlanırsa bağlansın, yine de hatırı sayılır bir ölçüde gübreler asfalta dökülerek gün boyu kaybolmayan nahoş kokulara sebep olurdu.
25
Bir Zamanların Türkiye‘si
AT ARABALARI ZERZAVATÇILARI / Sokak aralarında at arabalarına estetik bir şekilde dizdikleri türlü çeşit sebze ve meyveyi satan zerzevatçılar vardı. Arabanın en arkasına sabitledikleri bir sebze kasasının üzerine oturttukları iki daralı terazileri olurdu. Bellerine koyu mavi bir para önlüğü bağlarlar ve gömleklerinin kollarını da dirseklerine kadar sıvarlardı. Başlarında kasketleri olurdu. Arabalarında çeşitli türdeki sebze-meyveyi satanları çoğunlukta olmakla birlikte, bazen de arabalarına karpuz, kavun, elma, portakal gibi sadece tek bir çeşidi dolduranlar da olurdu. 80'lerin sonlarında at arabalarının yerini bir süre kamyonetler aldı, ardından da sokak zerzevatçıları birer ikişer yitip gittiler.
26
Bir Zamanların Türkiye‘si
BANKA REKLAMLI BANKLAR / Bankalar reklam amaçlı olarak, şehrin parklarına, sahillerine ve belli başlı merkezlerine sırt dayama yerlerinde kendi isimleri yazılı, ağırlıklı olarak sarı renkte tahta banklar koyarlardı. Belediyenin üzerinde oldukça büyük bir malî külfet olan bankları üstlenen bankaların bazıları, 1980'li yılların sonunda kapanmalarına rağmen hâlâ şehrin bazı yerlerinde isimlerini taşıyan banklara rastlanmaktaydı.
27
Bir Zamanların Türkiye‘si
BANKERLER / 1980 ihtilâlinden hemen sonra kurumsallaşan sektörlerden biri de “Bankerler” olmuştu. Eskinin kurt tefecilerinden oluşan bu kurumlar, “Kastelli”, “Bako” gibi isimler almışlar, hatta bazıları gazete ve televizyona dahi reklâmlar vermeye başlamışlardı. Bu reklâmlarda, o dönemin ünlü sanatçı ve artistleri rol alıyordu. İyiden iyiye prestij kazanmaya başlayan bankerlerin hedefleri ise ortaktı: Halkın birikimlerini çok yüksek faizler karşılığı toplayarak işletmek... Evdeki hesabın çarşıya uymaması sonucu bir-kaç yıl içinde tüm bankerler teker teker iflâs ederek, topladıkları paralarla yurtdışına kaçmaya başladılar. Kendilerine vaadedilen çılgınca yüksek faizlerden nemalanmak hayalindeki bir kısım vatandaş da, birbiri ardınca dolandırılmanın şokunu yaşamaya başladılar. Kaçan bankerlerin çoğu yakalanamadı, yakalananlar ise bir süre hapis yattıktan sonra salıverildiler. Olansa, kandı
28
Bir Zamanların Türkiye‘si
BİT SALGINLARI / 1970'ler ve 80'lerin ortalarına kadar, özellikle ilk ve ortaokul öğrencileri arasında yaygın olarak bit salgını görülürdü. Bir çocukta üreyen bit, çok kısa zamanda sınıftaki diğer çocuklara da sıçrardı. Öğretmenler tarafından periyodik aralıklarla öğrencilerin başlarında bit kontrolü yapılarak, şüpheli olanlar, saçlarının arasında sirke adı verilen bit yumurtasına rastlananlar derhal evlerine gönderilirlerdi. Bitleri yok etmek için tek çare, çocuğun "0" numaraya vurulmuş başının DDT adlı ilâçla iyice yıkanmasıydı. Genellikle kalabalık ve taşralı ailelerde rastlanan bit, bir süre sonra zengin fakir ayırdetmeksizin tüm çocuklara bulaşırdı.
29
Bir Zamanların Türkiye‘si
BONMARŞELER / Fransızca “Bon marché” kelimesinin okunuşu olan bonmarşeler, 60'lı ve 70'li yılların İstanbul'una damgasını vuran çok amaçlı satış mağazalarının ortak adıydı. Çoğunlukla Sirkeci, Sultanhamam, Karaköy, Beyoğlu ve Şişli'de yaygındılar. Bu mağazalar birkaç katlı binanın tümünü kaplarlardı. Her katında farklı ürünler satılırdı. Giyim kuşam, hediyelik eşya, ev eşyaları gibi. Son yıllarda sadece konfeksiyon ağırlıklı olarak hizmet veren bonmarşeler, yıllar içinde alternatif satış mağazalarının açılmasıyla birlikte gözden düştüler ve 80'li yılların başında birer birer kapandılar.
30
Bir Zamanların Türkiye‘si
CAMİLERDE KARŞILIKLI ÇİFTE EZAN / Eskiden bilhassa Cuma, Kandil, Arefe gibi dinî günlerde büyük camilerde (ağırlıklı olarak Selâtin camilerde) ezanlar iki ayrı minareden, yankılı olarak okunurdu. Birinci müezzin ezanın bir bölümünü okuyup bitirdiği anda, diğer minaredeki müezzin aynı bölümü farklı bir makamdan okumaya başlar, ezan bitene kadar karşılıklı olarak devam ederdi. 2 ayrı müezzinin bu birbirini takip eden karşılıklı okumaları, uzaklardan sanki yankı hissi uyandırırdı insanda... 4 minareli camilerde ise, kimi zaman 4 ayrı minareden 4 müezzin tarafından okunan ezanlar da olurdu. Hiç susmadan, caminin etrafındaki 4 minareyi de çepeçevre dolaşan bu özel ezan okuma tarzı, artık günümüzde uygulanmamaktadır.
31
Bir Zamanların Türkiye‘si
CEMSE / 50'lerdeki Amerikan Marshall yardımı çerçevesinde, İkinci dünya Savaşı'nda kullanıldıktan sonra miadı dolan askerî jipler, kamyonlar ve otobüsler Türkiye'ye yollanmıştı. Bunların içinde bir çeşidi vardı ki, bunlar Türkler'in mükemmel fonetik dönüşüm yapabilme kabiliyetlerinin bir ürünü olarak yıllarca “Cemse” olarak anılan “G.M.C.” marka araçlardı. “General Motors Corporation” kelimelerinin baş harflerinin okunuşu; “Ci-Em-Si” olduğundan, halk arasındaki telâffuzu yuvarlatılarak “Cemse”ye çevrildiler. Bundan böyle nerede bir askerî kamyon görülse, ona askerî cemse denilmeye başlandı.
32
Bir Zamanların Türkiye‘si
DAVLUMBAZLAR / Vapur yolculukları o yıllarda yoğun bir şekilde yapıldığından dolayı, iskelelerde iniş-binişlerde aşırı yığılmalar meydana gelirdi. Bu tıkanıklığı önlemek için merkezî iskelelerde, vapurun üst katında bulunan çıkış kapısının hizasına dek gelen, iskeleye sabitlenmiş bir merdiven ve genişçe bir sahanlıktan oluşan 'Davlumbaz'lar monte edilmişti. Üst katta seyahat eden yolcular vapuru boşaltırlarken, alt kata inmeye gerek kalmadan bulundukları katın çıkış kapısının yanına denk gelen davlumbazı kullanırlar, böylece vapur iki misli hızlı bir şekilde boşaltılmış olurdu. Dubalı Karaköy iskelesinin ise ikinci katı, her iki yanından da komple davlumbaz görevi görürdü. Yolcu sirkülasyonu 80'lerin ortalarından itibaren düşünce, aşırı yoğunluk olmadığından dolayı vapurların üst kapıları açılmamaya ve davlumbazlar da kullanılmamaya başlandı.
33
Bir Zamanların Türkiye‘si
GAZETELER / 80'lerin sonlarına dek gazetelerin ilk sayfalarında yer alan haberler, şimdiki gibi özet olarak sunulmaz, direkt konuya girilerek makale tarzında anlatılmaya başlanırdı. Kendine ayrılan yerin sonuna gelindiğinde de, haber nerede kaldıysa (çoğu zaman cümlenin ve hatta kelimenin ortasında) kesilir, altındaki satıra da koyu harflerle; “devamı sa:3 sü:5'de” gibi ilginç bir ibare konulurdu.
34
Bir Zamanların Türkiye‘si
EGZOST BORUSU ÇIKARTILMIŞ OTOMABİLLER / 1970'lerde ve 80'lerin sonlarına kadar, özellikle gençler arasında Murat-124 marka otomobillerin egzost boruları çıkartılarak sokak aralarında hızla dolaşma modası vardı. Egzost borusu olmayan otomobil çok kuvvetli bir mide-bağırsak gurultusu ile aşırı zorlanarak yellenme sesi arası bir gürültü çıkarırdı. Bu otomobillerin koltukları çoğunlukla koyun postuyla kaplanmış olur ve tavanıyla arka camların iç kısımlarına ağırlıklı olarak mor ya da kırmızı ince lambalar monte edilmiş olurdu.
35
Bir Zamanların Türkiye‘si
MAKRAMELER / 70'li yılların sonunda başlayıp 80'li yılların ortalarında son bulan bir moda olarak ev hayatına giren makrameler, ev kadınları tarafından misafir odalarının pencerelerine ya da oda kapısının iki yanındaki pervazlara asılırlardı. Makrame; balık ağı formunda örülmüş renkli iplerin içine konulmuş bir çiçek saksısı, yine bu iplerin tepede birleşerek bir çengelde son bulduğu enteresan bir süs eşyasıydı. Daha çok dökümlü yaprakları olan çiçekler bunların içine yerleştirilir ve evin muhtelif yerlerine asılırlardı.
36
Bir Zamanların Türkiye‘si
FACITLAR / 70'li ve 80'li yıllarda muhasebecilerin, özellikle de bakkal dükkânlarının değişmez elemanlarından olan “Facıt”ler, sağ yanında bir çevirme kolu ve üzerinde tuşlar olan enteresan hesap makineleriydiler. Bakkal, Facıt'ın tuşlarına bastıktan sonra, yanındaki kolu ileri-geri birkaç kez seslice çevirir, tekrar tuşlara basar, yeniden kolu çevirir ve bu işlemler zinciri, hesaplanacak tüm kalemler tamamlanana kadar sürüp giderdi. En son işlemden sonra üzerinden yazarkasa fişi gibi bir kâğıt çıkartırdı. Hesaplayan kişi bu fişe bakarak, alışverişin ederini söylerdi. Sadece toplama-çıkarma yapabilen ve günümüz koşullarında çok ilkel sayılabilecek olan Facıtlar, o dönemlerin pratik ve teknolojik aletlerindendiler.
37
Bir Zamanların Türkiye‘si
MUŞAMBA / Halıfleks ya da yer karolarının yaygınlaşmadığı yıllarda evlerin odalarının, hatta mutfaklarının ve tuvaletlerinin zeminleri muşamba kaplı olurdu. Çoğunlukla kahverengi ya da gri renklerin hakim olduğu bu yer kaplama materyallerinin üzerinde birbirini tekrarlayan grafik desenler olurdu. En çok tutulan desen ise pötükare adı verilen iki rengin çaprazlamasına uygulandığı küçük kare şekillerdi. Muşambalar odaların zeminleri tahta olduğu için, bir süre sonra tahtaların deformasyonuna ayak uydurur ve altındaki tahtanın girintili-çıkıntılı şeklini almaya başlardı. Üst kısımları kayganca olan muşambalar, üzerleri silinip parlatıldığı zaman daha bir tehlikeli hale gelirler ve çorapla üzerlerine basılmasını genellikle affetmezlerdi. Yıpranan ya da yırtılan kısımlarına, daha önceden yedeklenen muşamba parçalardan uygun şekiller kesilerek buralara yama yapılırdı.
38
Bir Zamanların Türkiye‘si
YÜN MAĞAZALARI, YÜN ÇİLELERİ / 70'ler ve 80'lerin önemli bir bölümü, şimdiki gibi hazır triko giyimine yönelik değildi. Çoğunluk elde örülmüş kazak, hırka, süveter, yelek giyerdi. Bu yüzden yün satış mağazalarına İstanbul'un heryerinde bol miktarda rastlanırdı. Yün çileleri, top şeklinde olmayıp “8” şekline getirilerek, ortalarından yün mağazasının markasını belirten bir kâğıt şeritle toplanmış olurlardı. Satın alınan çileler önce evde ön bir işlemden geçirilirdi. Bu ön işlem; yün çilelerinin iki yanındaki orta kısımlarına iki kolun geçirilerek gerilmesi ve karşısında oturanın da sağlı-sollu çileden yün ipliği çekerek elindeki yumakta toplamasından ibaret müthiş sıkıcı bir işlemdi. Çileyi tutanın bir süre sonra kolları ağrımaya başlar ve kollar gittikçe birbirlerine yaklaşarak, gerginlik sönümlenmeye başlardı.
39
Bir Zamanların Türkiye‘si
POSTA KUTULARI / Mektupla haberleşmenin revaçta olduğu 60'lar, 70'ler ve kısmen de 80'lerin ortalarına kadar, şehrin belli noktalarında duvarlara monte edilmiş, bazen de demir bir çubuğun ortasına oturtularak yol ortasına sabitlenmiş sarı renkli posta kutuları vardı. Bunların üstlerinde mektup zarfının atılabilmesi için yatay ve uzun bir gözü vardı. Deliğin önü boylu boyunca, sadece içeri dönebilen küçük dikey metal çubuklarla kapatılmıştı. Bu uygulama, insanların ellerini kutunun içine sokarak biriken mektupları almasını önlemek içindi. Kutunun üzerinde, içinin hangi günler ve hangi saatlerde açılarak biriken mektupların toplanacağını gösteren uyarı yazıları olurdu. Eğer kutu henüz açılmışsa, açılma vakti daha gelmemiş olan başka bir posta kutusuna mektup atılır, böylece günden kazanma yoluna gidilirdi.
40
Bir Zamanların Türkiye‘si
POSTA KUTULARI 2 / Telefonun yaygın olmadığı 70'lerde firmalar gazete ve radyo reklamlarında, kendileriyle irtibat kurulabilmesi için, telefon numarası yerine “Posta Kutusu” numarası verirlerdi. Her firmanın posta kutusu numarası farklı olurdu ve numaradan sonra kutunun bağlı olduğu PTT'nin adı verilirdi; “Posta kutusu 128 - Pangaltı - İstanbul” gibi... Mektuplar bu adrese yollanırdı. Çok nadir olmakla birlikte, özel adreslerini vermek istemeyen kimi şahıslar da bazen posta kutusu kiralarlardı. Bunlar genellikle artist ve şarkıcılardan oluşurdu.
41
Bir Zamanların Türkiye‘si
ŞEMSİYE ÇİKOLATALAR / Bakkallarda, kapalı bir şemsiye görünümünde ve dibinde plastik şemsiye sapı bulunan çikolatalar satılırdı. Bu şemsiyelerin üzerleri yeşil, mavi ve kırmızı gözalıcı renklerde ince baraklarla kaplıydı. Çikolata bittikten sonra, nedense -hiçbir işe yaramayacağı halde- baston şeklindeki renkli sapları atılmaz biriktirilirdi. Albenisinin altındaki çikolatanın tadının ise aynı kalite ve güzellikte olmadığı bilindiği halde, yine de çocuklar tarafından sevilerek tüketilirlerdi.
42
Bir Zamanların Türkiye‘si
BİZERBA TARTILAR /Bakkal, kasap ve manavlarda en çok rağbet gören tartı “Bizerba” lardı. Bunlar daha çok beyaz, kısmen de açık yeşil ya da mavi renklerde imal edilmişlerdi. Bunların önünde diklemesine bir ayak üzerinde iki yüzü de camlı silindirik bir disk bulunurdu. Diskin iki yüzünde de ağırlık göstergeleri olup, skala iki tarafta da aynı şekilde çalışırdı. Böylece hem müşteriye hem de satıcıya dönük olduğundan, iki taraflı kontrol edilebilme imkânını sağlarlardı. Bu ön göstergeye bağlı olan tartı bölümü de hemen arkasında yatay şekilde durur, haznesi dükkânın sattığı ürünün türüne göre kenarlıksız ya da kap şeklinde olurdu.
43
Bir Zamanların Türkiye‘si
BAGAJI ÜZERİNDE OTOBÜSLER / Şehirlerarası çalışan o dönemin otobüslerinin, şimdiki gibi karoser hizasında derin bagajları yoktu. Taşınacak eşya ve bavullar, otobüslerin üzerinde sabitlenmiş metal iskeletli yüklüklere konularak sıkıca bağlanırlardı. Bu yüklüklere otobüs muavinleri, aracın dışında, en arkasındaki dar, metal tırmanma merdiveni vasıtasıyla çıkarak bavulları olabilen en ekonomik şekillerde uzun uzadıya istif ederlerdi. Yolculuk arasında inecek olan yolcuların eşyalarının otobüsün üzerinden alınması epey zaman kaybettirirdi.
44
Bir Zamanların Türkiye‘si
CEP FOTOMANLARI / 60'lar ve 70'lerde genç kızlar tarafından çok rağbet görülen orta boy bir cebe sığabilecek ebatta olduklarından dolayı; “Cep Fotoromanı” olarak adlandırılan resimli aşk kitapları vardı. Dış kapaklarına ana karakterleri içeren bir sahnenin basıldığı renkli bir fotoğraf, iç sayfalarında ise tamamı siyah-beyaz fotoğraflar bulunurdu. Bu fotoğrafların üzerine Türkçe dizilmiş konuşma çizgileri olurdu. Fotoromanlar çoğunlukla İtalyan ve Fransız artistleri tarafından senaryolaştırılmış konuları içerirdi. Kavga ve dövüş sahneleri içermeyen, pembe aşk hikâyeleri üzerine kurgulanmış bu tekdüze fotoromanlar, genellikle Hürriyet ve Tay Yayınları tarafından kitapçılarda satılırdı. Genç kızlar, aralarında bu kitapları değiş-tokuş ederlerdi. O yılların kitaplaştırılmış pembe Brezilya dizileriydiler.
45
Bir Zamanların Türkiye‘si
STEPNELİ OTOMOBİLLER / 50'li ve 60'lı yıllardan kalma otomobillerin arka kaputlarının üzerinde, yatay olarak yedek bir lastik oturtulmasına müsait stepne yatakları olurdu. Arabanın markasına göre, bazı stepne yatakları kapalı bir daire şeklinde, bazıları ise lastik görünecek şekilde açıkta olurlardı. Herhangi bir lastik patlamasında hızlı müdahaleye olanak veren bu yedek tekerlekli otomobil modelleri 80'lerden itibaren yok oldular. Bilhassa Dodge ve DeSoto marka otomobiller bu türdendi ve de renkleri ağırlıklı olarak baştan aşağı siyahtı.
46
Bir Zamanların Türkiye‘si
MIZIKALAR / 60'larda ve 70'lerde çocuklara alınan hediyelerin başında mızıka adı verilen müzik aletleri gelmekteydi. İnce uzun dikdörtgenler prizması şeklinde olup, uzun kenarlarından birinde üflendiğinde ses üretmeye yarayan, iki sıralı küçük karelerden oluşan delikleri olan bu acayip aleti hakkıyla çalabilen tek bir çocuğun dahi olmadığı, yapılan ısrarlı gözlemler sonucu görülmüştür. Dudaklar arasında hızla sağa-sola hoyratça çekilirken kuvvetlice deliklerine ileri-geri üflendiğinde, kapı gıcırtısına ya da kuyruğu kapıya sıkışmış kedi sesine benzer baydırıcı nağmeler üreten bu Amerikan kovboy çalgısının hediyelik eşya olma şanssızlığı 80'li yıllardan itibaren sona erdi.
47
Bir Zamanların Türkiye‘si
ARABA ÖRTÜLERİ / 70'lerde otomobil sahibi olmak biraz ayrıcalık addedildiğinden olsa gerek, araç sahipleri otolarına öz evlâtlarına bakar gibi bakarlar ve geceleri park ettikten sonra üzerlerini de küçük çocuğunun üzerini battaniyeyle örten şefkatli bir baba misali brandayla sıkıca örterlerdi. Böylece araç, gece yağan yağmurdan, sıçrayan çamurdan, dışarıdan gelebilecek taş veya darbelerden korunmuş olurdu. Bu yekpare brandalar oto yedek parçacılarında satılırdı. i. Genelde gri, bazen de mavi ve krem renklerde olurlardı.
48
Bir Zamanların Türkiye‘si
AY YILDIZLI DİREKLER / Ana caddelerde siyah metal elektrik direklerinin tepelerinde, uçları yukarı dönük bir hilâlin içine oturtulmuş tek bir yıldızdan oluşan alemler vardı. 1930'lardan bu yana şehrin değişmez mobilyalarından olan ay-yıldızlı direkler, 1980'lerde teker teker kaldırılarak, yerlerine beton düz direkler dikildi.
49
Bir Zamanların Türkiye‘si
KAĞIT KÜLAH FIRLATMA BORULARI / Çocukların, nalburlardan ortalama 30 santim uzunlukta kestirerek satın aldıkları gri renkli, sert plastik su boruları, 70'li ve 80'li yıllarda, onların hain emellerine alet olan bir silâh şeklinde kullanıldılar. Cephaneleri, defterlerinden kopardıkları dikdörtgen kâğıtlar olup, çocuklar bunları bellerindeki kemere tomar halinde tuttururlardı. Bu oyun, genelde yaz tatillerinde çocuklara müthiş zevk veren bir eğlence olmakla birlikte, onca işleri arasında misafir odalarını doldurmuş bu davetsiz misafirleri toplayarak imha etmek zorunda kalan ev kadınları için aynı şey söylenemezdi. İstanbul'un otuz dereceyi aşan bunaltıcı günlerinde kamışlı hain veletler uzaklaşana kadar mecburen camlar kapatılırdı. Bazen de çocuklar kendi aralarında gruplar oluşturarak birbirleriyle külâh savaşı yaparlardı. Daha azgınca olanları kâğıt külâhın sivri kısmının ucuna bir de top
50
Bir Zamanların Türkiye‘si
LAĞIMCILAR / Sokak aralarında bağırarak dolaşan “Lâğımcılar” vardı. Bu esnaf takımının arkasında büyükçe bir heybe olur, heybenin içinde de lâğım açmaya yarayan kazma, kürek, pompa, çeşitli çap ve boylarda tahta ve demir çubuklar ile bol miktarda paçavra bez bulunurdu. "Leaa-aaam-cuu" şeklinde, kendilerine özgü bir bağırışları vardı bu meslek erbabının. Sesleri duyulunca derhal tanınırlardı... Gideri tıkanmış bir evin mevcut sorununu, ellerindeki saydığımız basit araçlarla pratik ve hızlı bir şekilde gidermekte ustaydılar.
51
Bir Zamanların Türkiye‘si
YUVARLAK CAMLI APARTMANLAR / 1940'lı ve 50'li yıllarda 3-4 katlı, iki yanlarında simetrik balkonları bulunan ve daha da ilginci, tümünün giriş kapılarının üzerinde vapur kamarası camı gibi yuvarlak bir camı olan apartmanlar modaydı. Ana kapıdan girildiğinde 2-3 metrelik bir irtifaya tırmanan merdivenlerden sonra giriş katı gelirdi. Bu sahanlık merdivenlerinden dolayı oluşan kapı üzerindeki 1.5-2 metre kadar ekstra yükseklik de yuvarlak camlarla karşılanırdı. Daha çok şehrin eski semtleri olan Fatih, Kıztaşı, Fındıkzade, Aksaray, Laleli, Pangaltı, Kurtuluş, Ihlamur, Yıldız, Nişantaşı, Şişli, Yeldeğirmeni, Moda, Bülbülderesi ve Bomonti gibi yerlerinde inşa edilen bu apartmanlar 80'lere kadar gelebildiler. Bu yıllardan itibaren eski apartmanları yenileme furyasıyla birlikte birer-ikişer yıktırıldılar. Yerlerini 6'şar katlı ve düz cepheli apartmanlar almaya başladı.
52
Bir Zamanların Türkiye‘si
BABIALİ / Bazı gazeteler başta olmak üzere birçok gazete ve derginin matbaalarının ve yazı işlerinin yer aldığı, Türbe'den Sirkeci Meydanı'na kadar kıvrılarak inen meşhur Cağaloğlu yokuşuna o yıllarda verilen addı. Babıali'ne sağlı sollu açılan sokaklar dahil olmak üzere, bu bölge tamamen yayıncılık üzerine hizmet vermekteydi. 1980'lerin sonlarında gazeteler birer-ikişer İkitelli civarında yeni yaptırdıkları modern tesislerine taşındıktan sonra Babıali'nin de günümüzde artık sadece adı kaldı.
53
Bir Zamanların Türkiye‘si
YARIM EKMEK SATIŞI / 70'lerde ekmekler 300 gram ve daha fazla gramajlarda üretilirlerdi. Bakkallar bu büyük ekmekleri keserek de satarlardı. Müşteriler yarım, birbuçuk, ikibuçuk gibi oranlarda ekmek alabilirlerdi. Ancak, ekmek vitrininde daha önceden kalan yarım ekmek varsa, kesilen yüzü biraz sertleştiğinden pek satın alınmak istenmez ve bakkaldan yeni bir bütün ekmeği ikiye kesmesi talep edilirdi. Yarım ekmek satışını fırınlar pek uygulamazlardı. 80'lerde ve sonrasında, ekmeğin gramajı oldukça düşürüldüğünden ve tam ekmekler neredeyse eskinin yarım ekmeğinin ağırlığına indiğinden ve insanlar daha bir kibarlaştığından yarım ekmek istenmez oldu. Herkes tam ekmek satın almaya başladı.
54
Bir Zamanların Türkiye‘si
YOL AYNALARI / İstanbul'un Boğaz yolu gibi çok sert virajlı ya da Şişhane gibi “L” şeklinde kıvrılarak devam eden yollarında kritik noktalara büyük boy aynalar konulurdu. Bu aynalar sayesinde, yolda seyreden şoförler karşı taraftan araç gelip gelmediğini kontrol edebilirlerdi. Bu aynalar yaklaşık 1 metrekare ebatlarında olup, yerden 2 metre kadar yükseğe asılırlardı. Uzun süre temizlenmediklerinden ötürü, son yıllarda tüm aynalar simsiyah ve yer yer kırık bir vaziyette olduklarından, trafik akışına herhangi bir fayda sağlamaktan uzaklaşmışlardı. 80'lerde tümü kaldırıldı.
55
Bir Zamanların Türkiye‘si
DÖRT KAPTAN KÖŞKLÜ ARABA VAPURLARI / İstanbul Şehirhatları İşletmesi'nin feribot işletmeye başladığı 1872 yılından 1952'ye dek, eldeki eski yolcu vapurları tadil edilerek araba vapuru olarak hizmet verdikten sonra, gerçek anlamda tersane yapımı ilk araba vapurları 1952 yılında Fransa'da yaptırılarak Boğaziçi'nde hizmete girdiler. Dördü de “K” harfiyle başlayan; “Kasımpaşa”, “Kızkulesi”, “Kuruçeşme” ve “Karaköy” adlı feribotlar saatte 10 mil hız yapabiliyorlardı. Bunların en büyük özellikleri ise dört taraflarında da küçük birer kaptan köşkü bulunmasıydı. Vapura her bir köşkten de kumanda edebilmek mümkündü. Yıllarca Sirkeci-Harem-Sirkeci-Kadıköy ve Kabataş-Üsküdar hatlarında hizmet verdikten sonra 90'lı yıllarda kaldırılmaya başlandılar. Aralarında en uzun süre hizmet vereni ise; “Karaköy” araba vapuru olup, o da 1995'de son seferini yaptıktan sonra emekliye ayrıldı.
56
Bir Zamanların Türkiye‘si
"LAK LAK" LAR / İki ucuna yumurta büyüklüğünde küre şeklinde, tahtadan iki top takılmış 20 santim uzunluğunda bir ipten ibaretti. 80'li yılların başından itibaren çocuklar ve gençler arasında moda olan laklakların ipi ortasından işaret ve orta parmağa sarılarak sabitlenir, ardından el yukarı-aşağı hızla hareket ettirilmeye başlanırdı. Toplar elin bir üstünden bir altından sürekli birbirlerine çarparak 180 derecelik bir yay izlerler ve “lak”, “lak” şeklinde sesler çıkarırlardı. Amaç, bir defada en çok çarpmayı gerçekleştirebilmekti. Sesi tekdüze ve çıldırtıcıydı. Dikkatli ve periyodik vurdurulmadıkları taktirde, el parmaklarına çarparlardı. Neticede, sinirbozucu bir salgındı.
57
Bir Zamanların Türkiye‘si
MOTOSİKLET KABİNLERİ / Motosikleti olanların yarısından çoğunun bir de kabini olurdu. Motorun sağ tarafına bağlanıp çıkarılabilen bu kabinler kapısız ve tek koltukluydu. Sadece sağ taraflarında tekerlekleri olurdu. Önlerinde rüzgâr kesici bombeli bir de camları vardı. Kabinin arkasında da küçük bir bagajları bulunurdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi askerlerinin sıkça kullandığına filmlerde şahit olduğumuz bu dual araçlar, İstanbul'da genellikle motoru kullanan şahsın eşini ve çocuklarını taşıma görevi üstlenmişlerdi. Kabinin ağırlığından dolayı hızları yarıyarıya düşse de, dengeleri durdukları zaman da bozulmadığından dolayı, daha güvenli bir havaları vardı. Yağışlı havalarda üstleri tenteyle kapanabilen modelleri de vardı. Kimi kabinlerin koltukları çıkarılarak, içleri eşya ve malzeme taşıyacak şekle de getirilirdi.
58
Bir Zamanların Türkiye‘si
DUVAR KAĞITLARI / 70'ler ve 80'lerde evlerin duvarlarını yağlıboya veya badana yapmak yerine, özel olarak üretilmiş duvar kâğıtlarıyla kaplatmak modası başgösterdi. Birer metrelik enlerde rulolar halinde satılan, ön yüzleri hemen her tür deseni ve rengi barındıran kâğıtlarla evlerin odaları kaplanmaya başladı. Boyaya göre çok daha hızlı bir şekilde biten bu kaplama tekniği, ilk başta cezbedici görünse de bir müddet sonra ek yerlerinde oluşan hava kaçakları yüzünden şişmeye başlayan kâğıtların parçalar halinde kendilerini salması neticesinde, çoğu evde istenmeyen görüntülerin oluşmasına neden olmaktaydı. Vadesi dolan kağıtları sökmek zahmetine katlanmayan birtakım uyanık evsahipleri, eskisinin üzerine yeni ruloları yapıştırır ve duvarın kaplaması gittikçe kalınlaşmaya başlardı. Pek de pratik olmadıkları yıllar sonra anlaşıldıktan sonra, evlerde yeniden klasik duvar boyasına geri dönüldü.
59
Bir Zamanların Türkiye‘si
ŞEFFAF ŞEMSİYELER / 1970'li yılların ortalarında moda oldular. Şemsiye açıldığında, çan şeklinde bir görünüm alır ve kenarları omuzları tamamıyla örterek belin üst kısmına kadar inerdi. Bu şemsiyelerin en büyük özelliği ise, tamamıyla şeffaf malzemeden yapılmış olmalarıydı. Kullanıcılar, yağmurda ıslanmaktan tecrit edilmiş bir şekilde, etraflarını rahatça görerek gezinmenin zevkine varırlardı. Tek dezavantajları ise, içlerinde sigara içilmeye pek müsait olmamalarıydı. Son çıkan modellerinde, ön taraflarında bir ya da iki ufak delik açılmış olanlarına da rastlanırdı.
60
Bir Zamanların Türkiye‘si
GAZ SOBALARI / 70'lerde “Auer” marka kahverengi gaz sobaları, kömür sobası kullanılmayan evlerde çok revaçta olan ısıtma aracıydılar. Ön tarafı bel hizasında yere diklemesine oturmuş silindir bir gövdenin ve arkasında da bu yüksekliğin yarısı kadar kare prizma gaz haznesinin olduğu bu sobalar, adından da anlaşılacağı gibi sıvı gazla çalışırlardı. Arkadaki hazneden öndeki gövdeye damla damla akan gaz, sobanın önündeki mika camlı kapağından içeri atılan bir kibrit çöpüyle kolayca tutuşurdu. Gazın akım hızını kontrol eden bir de yuvarlak ve ekseni etrafında dönebilen düğmesi vardı. Bazen bu düğme yanlışlıkla sıkılmazsa, sobadan; "plop...plop..." şeklinde sesler gelir ve gaz hızla yanma bölümüne akardı, sobanın içi birdenbire parlardı. Hazne gerektiğinde, üzerindeki tel kulp yardımıyla çıkartılarak taşınabilirdi. Kullanımı son derece pratik ve iyi de ısı veren bu sobalar, kömürlü olanlara gö
61
Bir Zamanların Türkiye‘si
KİBRİTLER / Evlerde, gelen misafirlerin kullanması için sehpaların üzerinde, 4, 6 ya da 8 kibriti kutusundan oluşan kibritlikler vardı. Bunlar genelde kübik kesilmiş iki ince suntadan oluşur, suntaların arasına kibrit kutuları belli şekillerde estetik olarak sokulur, suntaların aralarından sadece kibritin kartondan çekmecesinin dışı görünürdü. Çekmecenin açılması için kibrit kutusunun içinden kırmızı bir kurdele geçirilir, ucu da kibritliğin dışına sarkıtılırdı. Kurdele kenarından tutulup çekilince, kibrit kutusunun çekmecesi açılırdı. Sunta kutuların dış yüzlerine de İstanbul manzarası, çiçek, hayvan ya da bebek resmi kesilerek yapıştırılırdı. Hemen her yerde satılan enteresan eşyaları, el becerisi kuvvetli olanlar kendileri de yaparlardı. Daha kaliteli olanlarında, verniklenip cilâlanmış tahta ya da metal malzemeler de kullanılır, üzerlerine de kabartma şekiller işlenmiş olurdu.
62
Bir Zamanların Türkiye‘si
BİLEYCİLER / O yıllarda İstanbul sokaklarında, evlerde kullanılan körleşmiş bıçakları, yeniden keskinleştirerek kullanılabilir hale getirebilme sanatını icra eden bileyci ustaları dolaşırdı. Biley makinalarını sırtlarında taşırlardı. Müşterinin evinin önünde makinasını yere koyarak, bunun üzerindeki yatay bir mile geçirilmiş disk şeklindeki biley taşını ayak hizasındaki pedal yardımıyla sabit bir hızda çevirmeye başlar. Ve pedala bağlı kayış vasıtasıyla hızla dönen diskin üzerine, elindeki kör bıçağı çeşitli açılarla temas ettirip kıvılcımlar oluşturarak bileylerdiler. İş bittiğindeyse bıçak hem keskinlik kazanmış olur, hem de metalik orijinal rengine geri dönerdi. Günümüzde çok nadir olmakla birlikte, halen inatla bileycilere rastlanabilmektedir.
63
Bir Zamanların Türkiye‘si
BİLYELİ ARABALAR / Erkek çocukları tarafından yatay bir tahtanın dört kenarına sabitlenmiş metalik motor bilyelerinden oluşan ilkel taşıma araçlarıydılar. Arabanın önündeki iki bilyayı tutan uzun tahta, tam orta noktasından sağa sola dönebilir şekilde sabitlenir, çocuk da ayaklarını bu tahtanın üzerine koyarak, hem dengesini sağlar, hem de ayaklarını oynatarak arabayı sağa sola çevirebilirdi. Bazen yere yatay konumdaki taşıyıcı tahta gövdenin önüne dikey bir tahta daha monte edilerek, ucuna gidon vazifesi gören bir tahta çakılırdı. Böylece bilyalı araba “L” şekline getirilerek ayakta da kullanılır ve adı da “bilyalı kay-kay” olurdu.
64
Bir Zamanların Türkiye‘si
"EBÜÜÜVEE" ARABA KORNALARI / 70'lerin sonundan itibaren on yıl kadar modası süren ve halk arasında “ebüve” olarak tanınan bu kornalar, aynen ismi gibi ses çıkarırlardı. Aslında 1930'lu yılların Amerikasında kullanılan otomobillerin sahip olduğu bu korna, her nedense 70'lerde yeniden moda oldu ve tüm İstanbul sokakları inek böğürmesiyle eşek anırması arası bir sesi andıran bu zevksiz, itici kornayla muhatap olmak zorunda kaldı. Araçlarına bu kornadan taktıranlar birtakım aklıevvel şoförler, sessizce giderken birden böğürmeye başlayarak, yoldan geçenlerin korku ve endişe ile kenara kaçılmasına neden olurlardı.
65
Bir Zamanların Türkiye‘si
GELİN ARABASI SÜSÜLERİ / 70'li yıllarda evlenme törenleri başından sonuna kadar, zengininden fakirine kadar olabildiğince şaşaalı kutlanması gerektiğine inanılan törenlerdendi. Bu yüzden gelin arabalarının hemen her yeri süslenmeye çalışılırdı. Gelin arabalarının olmazsa olmaz başlıca süsü ise, otomobilin ön kaputunun ön ortasına oturtulan, gelinlik giydirilmiş oyuncak bir kız bebekti. Aracın ön kapılarıyla ön camı arasına sıkıştırılmış rengârenk iki kurdela iki taraftan üçgen oluşturacak şekilde gerilir ve oyuncak bebeğin bacaklarının arasında sabitlenirdi. Gelin arabasının şanından olsa gerek, nikâh törenine gidiş ve gelişinde aşırı sürat yapmasından ötürü, kaputun üzerindeki bebek çoğunlukla yolda savrularak düşer ya da oluşan rüzgârdan yamulur, eciş-bücüş olurdu.
66
Bir Zamanların Türkiye‘si
BURDA MODEL DERGİSİ / Orijinal adı “Burda Moden”di. Alman menşeliydi. O yılların şartlarına göre çok kaliteli parlak renkli ofset baskılı, incecik yaprakları olan bu dergi, kadınlar için biraz da statü sembolü olarak görüldüğünden ötürü, misafir odalarındaki sehpaların görünen kısımlarına serpiştirilirdi. Ayrıca doktorların ve kuaförlerin bekleme salonlarında da Burda'ların eski sayıları atılmayarak sehpaların üzerinde biriktirilirdi.
67
Bir Zamanların Türkiye‘si
ŞARKI SÖZÜ SATANLAR / Günün popüler şarkı ve türkülerinin sözlerinin yazılı olduğu tek yapraklı sarı kâğıtlar satan şarkı sözü satıcıları vardı. Bunlar sokak aralarında ve vapur, tren gibi toplu taşıma araçlarında, bir yandan kâğıttaki son çıkan aranjmanları (o yıllarda şarkılara verilen isimdir) söylerler, bir yandan da çok ucuz fiyata, ellerindeki güfte listesini ilgilenenlere satarlardı. Çoğunun da sesi güzel olurdu. Bütün şarkıları sektirmeden söylerlerdi. Kâğıtlar genellikle teksirle çoğaltıldıklarından ispirto kokarlardı.
68
Bir Zamanların Türkiye‘si
BADEM BIYIK, İNCE BIYIK / Erkeklerde, 1960'ların sonunda moda olan ve 70'lerin sonlarına kadar devam eden “ince bıyık” modası vardı. Amerikan sinema oyuncusu “Clark Gable”nin bıyık kesiminin dünyada ve ardından Türkiye'de moda olmasından sonra, bütün erkekler “Klark” bıyığı adı verilen bu kesimi uygulamaya başladılar. Bu akımın temel prensibi; bıyığı olabildiğince ince keserek dudak çizgisinin hemen üzerinde uzunlamasına bir çizgi haline getirmekti. Üst kısımlar ise tamamen kazınırdı. Köyden kente göç eden kırsal kesim ise, ince bıyık yerine “badem bıyık” adı verilen şekilde tıraş ederlerdi bıyıklarını... Bu tarz kesim, çok daha öncelerden beri uygulanan bir kesim tarzıydı.
69
Bir Zamanların Türkiye‘si
ASKERİ DEVRİYELER / 12 Eylül 1980 ihtilâlinden sonraki 3 yıl zarfında (olağanüstü hal kaldırılana dek) İstanbul cadde ve sokaklarında (ve Türkiye'nin 67 şehrinde) 4'erli gruplar halinde devriye gezen askerler olurdu. Dördü de tüfekli, miğferli, kısacası tam teşeküllü olan erler, aynı hizada ve birer metre aralıklı olarak yürürlerdi. Kaldırımda karşılaşıldığında vatandaşlar mutlaka kenara çekilerek, kollarında kırmızı bantlarda “Görevli” yazılı devriyelere yol verirlerdi. Bütün bankaların ve resmî kurumların korunması görevi de bu devriyelerde olup, ikisi binanın içinde dururlarken, diğer ikisi de giriş kapısının iki yanında ayakta nöbet tutarlardı. Olağanüstü hal kaldırılınca, askerler de kışlalarına geri döndüler.
70
Bir Zamanların Türkiye‘si
BAKKALLARDA BENZİN SATIŞI / Gaz sobalarının yoğun olarak kullanıldığı 70'lerde ve 80'lerde mahalle bakkallarının kuytu köşelerinde, altlarında muslukları olan silindirik gaz depoları vardı. Bakkala ellerindeki plastik bidonlarla giden vatandaşlar, bunlara 6-12 litre arası gazı doldurtarak evlerine götürürlerdi. Muslukları sürekli damlatan bu depolar yüzünden bütün bakkalların içi kesif bir şekilde gaz kokardı. 70'lerin sonundaki akaryakıt darlığı yıllarında ise, bakkalların önünde yoğun kuyruklar oluşur, kişi başına 6'şar litreden fazla gaz satılmazdı (1978-80 arası).
71
Bir Zamanların Türkiye‘si
MİSAFİR ODASI SARMAŞIKLARI / Evlerin oturma odalarında, evin hanımı tarafından, dalları pencere altlarını, pervaz kenarlarını, kirişleri, kısaca mekânı çepeçevre dolaşan sarmaşıklar yetiştirilirdi. Heybetli ve gösterişli bir saksıdan beslenen yeşil dallarına, kem gözlü misafir kadınlardan koruması maksadıyla, belli aralıklarla nazarlıklar da asılırdı. Odanın peyzajına yeşil rengi ve doğal görünümüyle pozitif katkıda bulunan bu sarmaşıkların yüzlerce yaprağına konan tozların teker teker silinmesi ev kadınlarını isyan ettirdiğinden olsa gerek, zamanla bu moda yok oldu ve küçük boy çiçeklere geri dönüldü.
72
Bir Zamanların Türkiye‘si
TRİPORTÖR / Bunlar, adından da anlaşılacağı gibi (three / tri: üç) 3 tekerlekli ve direksiyon yerine gidonla kumanda edilen çok enteresan taşıma araçlarıydı. Ağırlıklı olarak; “Arçelik” marka olan triportörlerin sürücü kabinini önünde tek bir tekerleği vardı. Bu tekerlek gidona bağlıydı. Sürücü kabinin tam ortasına otururdu, yanında da sağlı sollu birer kişinin oturabileceği yer kalırdı. Eni normalden daha dar olduğundan ötürü, tek bir farı ve yine tek bir sileceği bulunurdu. Çalışırken çıkardığı sesler, bir motosikletin sesiyle aynı tınıyı verirdi. Bu araçların arkasındaki kasaları, kimi modellerde açık, kimilerinde tenteyle örtülü, kiminde ise metal örtüyle kapatılmış olurdu. PTT'nin araç kadrosunda, arkası kapalı çok sayıda sarı renkli triportör 1980'lerin ortalarına kadar hizmet verdi. Bunlar daha çok posta ve telgraf taşıma işlerinde kullanılırlardı.
73
Bir Zamanların Türkiye‘si
TAHTAKALE (KAZAN) SİMİDİ / Şehrin sadece merkezî noktalarında ve ağırlıklı olarak da Sirkeci, Bahçekapı, Eminönü, Mahmutpaşa, Köprü ve Karaköy civarlarında satılan bu simit, Meşhur Tahtakale Fırını'nda imal edilirdi. Özelliği, fırında değil kazanda pişirilmesi olduğundan bu isimle anılırdı. Diğer simitlerden en büyük farkıysa susamsız olmasıydı. Üzeri parlak altın sarısı renkte ve oldukça gevrek olan bu simide tuz ya hiç katılmaz ya da eser miktarda katılırdı. Günümüzde sadece Bahçekapı civarında bir-iki yerde satılmaktadır.
74
Bir Zamanların Türkiye‘si
EL ARABALI ÇÖPÇÜLER / Sokak aralarında çöp kamyonlarının geçmediği günlerde dolaşan tahta el arabalı çöpçüler olurdu. Bunlar, düşük bir ücret karşılığında evlere ara toplama hizmeti vermekteydiler. Çöpü fazla biriken ev kadınları, küçük bir bahşişle birlikte çöplerini belediyede kadrolu olan, resmi kasketli, kahverengi elbiseli bu temizlik görevlisine verirlerdi. El arabasının mümkün olduğunca fazla atık toplayabilmesi için çöpçüler, arabanın haznesinin yanlarına, birbiri üzerine bindirilmiş teneke levhalar, kalın kartonlar ve mukavvalar sokuşturarak, haznenin kapasitesini olabildiğince yükseltirlerdi. Ayrıca ellerindeki kalın çalı süpürgeleriyle, göstermelik olarak kaldırım kenarlarını süpürürlerdi.
75
Bir Zamanların Türkiye‘si
ÇATANALAR / Haliç'teki yük indirme-bindirme iskelelerine ve tersanelere malzeme götüren basık ve tek katlı, arkalarına yük taşımaları için ardarda mavnalar bağlanmış tren katarı gibi ilerleyen ilginç bir taşıma sistemi vardı. Mavnaları çeken ufak gemiye “Çatana” denirdi. Bu çatanaların bacaları ince ve uzundu. Galata ve Unkapanı Köprüleri'nin altından geçerlerken bacaları tam ortalarından çelik bir tel vasıtasıyla gerilerek çekilir ve baca yaklaşık 75 derece kadar kırılarak arkaya yatardı. Köprünün altından geçince tekrar makara gevşetilir ve baca yerine otururdu. Bacanın ortasından kırıldığı anlarda duman açılan kırık yerinden savrulmaya devam ederdi.
76
Bir Zamanların Türkiye‘si
ABAKÜSLER / İlkokul birinci sınıfa giden öğrencilere, matematik hesaplarını kolaylıkla yapabilmeleri için abaküs adlı hesap cetvelleri alınırdı. Abaküsler, üzerinde 8-10 sıra yatay metal telin üzerine dizilmiş renkli boncuklardan oluşan ilginç bir hesap aletiydi. Tele dizilen boncukların adedi kadar da telde boşluk olur ve çocuklar bu boncukları belli sayılarda sağa-sola kaydırarak basit toplama-çıkarma hesapları yaparlardı. Artık günümüzde hesap makinaları olduğu için bu abaküsler pek ortalıkta görünmemektedir.
77
Bir Zamanların Türkiye‘si
BEYAZID HÜRRİYET ANITI / 27 Mayıs ihtilâlinden sonra adı; “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirilen Beyazıd Meydanı'nda, Marmara Çarşısı'nın önündeki geniş kaldırımın ortasındaki bir kaidenin üzerine, her yöne çok miktarda ışın olan bir yontu taş oturtulmuştu. İhtilâli ve ihtilâlden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini simgeleyen heykel, 80 ihtilâlinden hemen sonra buradan sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konuldu
78
Bir Zamanların Türkiye‘si
GAZİLER / 90'lı yıllara dek Kurtuluş Savaşı gazilerimiz vardı. Çok yaşlı, sakallı, bastonlu ve genellikle üniformalı kahramanların göğüslerinde çeşitli madalyalar olurdu. Başlarına 20'li yıllarda kullandıkları kalpakları takmaya devam eden bu gaziler, belediye otobüslerine önden binme ve ücretsiz seyahat etme ayrıcalığına sahiptiler. Otobüslerin en öndeki iki sıra koltuğun, gerektiğinde bunlara oturma yeri olarak terk edilmesi zorunluluğu vardı. 2004'de sayılarının 7 adet kaldığı yazıldı. Yine de otobüslerin ön koltuklarının yanlarında, -Kore, Kıbrıs ve Güneydoğu gazileri için olsa gerek- uyarıcı yazılar durmaktadır.
79
Bir Zamanların Türkiye‘si
HAVAGAZI / Şehrin kısıtlı birkaç bölgesine “havagazı” hizmeti götürülmekteydi. Evlerinde havagazı borusu olan şanslı daireler, mutfak ve ısınma problemlerini havagazıyla karşılarlar ve ay sonunda sayacın yazdığı kadar tüketim bedelini gezici tahsildarlara öderlerdi. Havagazı depolama ve ana dağıtım merkezleri; Dolmabahçe, Silahtarağa, Yedikule ve Hasanpaşa'daydı. İETT'nin sorumluluğunda dağıtımı yapılan bu hizmet, 1980'lerde kaldırıldı. Günümüzün doğalgaz şebekesiyle mukayese dahi edilemeyecek bir teknolojide olmalarına rağmen, sokaklarından havagazı şebekesi sistemi geçen şanslı konutlar, kesinlikle bu hizmetten son gününe kadar yararlandılar.
80
Bir Zamanların Türkiye‘si
KİRALIK DÜRBÜNLER / Galata Köprüsü üzerinde İstanbul siluetini, seyrüsefer yapan vapurları, Kadıköy ve Üsküdar kıyılarını, Haliç'i, Adalar'ı ve Topkapı Sarayı'nı bir nebze olsun yaklaştıran gemici dürbünlerini gelen-geçene cüz'i bir ücret karşılığında 5 dakikalığına kiralayan dürbüncüler vardı. Daha çok dışarlıklı olanlar tarafından rağbet gören dürbünle bakma olayı, etrafı seyretmekten ziyade, o yıllar için pek bilinmeyen bir teknolojik aletle tanışma, onu kullanabilmekten alınan hazzı tadabilmenin verdiği keyifti.
81
Bir Zamanların Türkiye‘si
AĞLAYAN ÇOCUK POSTERİ / Ressamı belirsiz, 4-5 yaşlarında, mavi gözlü, gözlerinden yaşlar süzülen, kumral, kocakafalı, toramanca, boynuna kırmızı bir kaşkol bağlamış ve palto giymiş bir erkek çocuğu resmi vardı. Bu renkli resim, 70'lerin hitlerindendi. Hemen hemen tüm kamyon ve kamyonetlerin arka (ya da varsa yan arka) camlarında, cümle kahvelerin en görünen yerinde bu çocuğun poster halinde basılmış resmi asılı olurdu. Görenlerde acıma duygusu uyandıran bu içli portreyi, uzun yol şoförlerinin evlâtlarına olan hasretlerini bir nebze olsun dindirmek amacıyla astıkları düşünülmekle beraber dükkânlara, kahve ve lokallere, hatta bazı evlere dahi neden çerçeveletilerek asıldığı konusu hâlâ bir muammadır.
82
Bir Zamanların Türkiye‘si
NAFTALİN / Kışa veya yaza girilirken, uzun süre kullanılmayacak mevsimi biten elbiseler, kazaklar, pantolonlar ve ceketler içlerine bir miktar naftalin konularak dolaplara kaldırılırdı. Naftalin, giysiye mevsim boyunca musallat olması beklenen haşerattan, özellikle de güveden korumak için kullanılan, kendine özgü keskin bir kokusu olan beyaz renkli topaklardan oluşan kimyasal bir maddeydi. Elde kolayca ufalanarak toz haline gelirdi. Mevsimi gelen giysi dolaptan çıkarıldıktan sonra, kullanımı sırasında uzun bir süre naftalin kokmaya devam ederdi. Koku, ilk yıkamadan sonra yok olurdu.
83
Bir Zamanların Türkiye‘si
OKUNMUŞ GAZETE TOPLAYANLAR / Her akşam, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinin yolcu çıkış kapılarının iki yanında sıralanan birtakım çocuklar ve gençler; “okunmuş gazetelerinizi alırız!...” nidalarıyla, vapurdan çıkan yolcuların ellerindeki gazeteleri isterler, bu talepleri de genelde karşılıksız kalmaz, çoğu yolcu ellerindeki okumuş oldukları gazeteleri bunlara vererek yollarına devam ederlerdi.
84
Bir Zamanların Türkiye‘si
OTOBÜS BİLETÇİLERİ / İETT otobüslerine binmek için, otobüsün arka kapısının hemen yanında, cama sırtını vererek oturan ve önünde, menteşeyle tutma demirlerine bağlanmış, gerektiğinde kapı gibi açılıp kapanan metalik bir tezgâhın üzerinde, her iki tarafında da kapağı bulunan tahta kutular içinde koçan koçan biletler olan biletçilerden bilet almak gerekirdi. Biletçiler, kalemlerinin arkasındaki silgi yardımıyla koçandan biletleri ayırırlardı. Biletçilerin aslî görevleri; bilet kesmek, biletinin kıtası geçtiği halde inmeyenleri uyarmak, yolcuların sürekli ön kapıya doğru ilerlemelerini hatırlatmak, arka kapıyı açıp-kapamak, şayet görev yaptığı araç troleybüs ise, keskin virajlarda havaî tellerden ayrılan troley çubuklarını yerlerine oturtmaktı.
85
Bir Zamanların Türkiye‘si
ÖZEL TELEFON KUMBARALARI / Kimi evlerde ve dükkân ve büroların hemen hemen tamamında, telefonların yanında dikdörtgenler prizması şeklinde bir kutu olurdu. Bu kutular jeton kutularıydılar. Görüşme yapmak için bu kutuların üzerindeki göze, çekmecedeki zuladan çıkartılan beyaz metalik, kenarı tırtıllı jetonlardan atılarak yanlarındaki düğmeye basılır, böylece hat çevirme sesi gelirdi. Kumbaralar genellikle telefon cihazının rengiyle aynı renkte olurlar, görüntü ahengini bozmazlardı. Bu kumbaraları kullanmaktaki amaç, evlerde çocukların, işyerlerinde de çalışanların ve dışarıdan gelenlerin gereksiz çevirme yapmalarını önlemekti. Güven sarsıcı bir görüntü veren özel kumbaralar, zamanla kalktılar.
86
Bir Zamanların Türkiye‘si
ANADOLU PİKAPLAR / 70'li yılların gözdesi Anadol otomobillerin bazılarının karoserinin arka kısmında değişiklik yapılarak kesilir ve buraya bir kasa oturtulurdu. Meydana getirilen bu yeni araca da; “Pikap” adı verilirdi (İngilizce; pick-up'dan). Yük taşıma kapasitesi sınırlı olan pikaplar, 80'lerde kalktılar.
87
Bir Zamanların Türkiye‘si
BİLETLERDE KITA UYGULAMASI / İETT araçlarıyla seyahat ederken, şimdiki gibi tek tip ücret vermek yerine, gidilecek mesafe kadar ücret ödenirdi. Bu sistemde, hatlar belirli kıtalara bölünmüştü. Şehrin ana merkezleri kıta sınırlarını gösterirdi. Biletlerin üzerinde 1 numaradan başlayan ve 12'ye kadar devam eden, kutu içine alınmış sıra numaraları bulunurdu. Gitmek istediğiniz durağı biletçiye söylerdiniz, o da bindiğiniz kıtanın ve gitmek istediğiniz semtin içinde bulunduğu kıta numarasının üzerini kalemiyle işaretler ve bileti keserek size verirdi. Haliyle, gidilecek mesafe arttıkça ödeyeceğiniz para da artardı.
88
Bir Zamanların Türkiye‘si
ETİMEKLİ PASTA / 1970'lerde ETİ bisküvi firması tarafından piyasaya sürülen, gevrek ve oldukça sert imal edilmiş, tost ekmeği ebatlarında dilimlenmiş olan “Eti-mek” adlı kuru ve az tuzlu besin, o yılların pratik zekâlı ev hanımları tarafından satın alındıktan sonra, mutfaklarda türlü işlemlerden geçirerek misafirlerine sundukları ev yapımı pastaların ana malzemesi oldular. Gazetelerin ve çeşitli kadın dergilerinin yemek köşelerinin uzun yıllar vazgeçilmez temalarından olan “Eti-mek pastası”, halk tarafından çok sevilen ve zevkle tüketilen gıda maddelerinden oldu. 1980'lerin ortalarından itibaren ise, hazır pastaların ucuzlayıp yaygınlaşmasıyla birlikte piyasada görülmez oldular.
89
Bir Zamanların Türkiye‘si
GEZİCİ MİGROS KAMYONLARI / Şehrin belli noktalarında park ederek, gün boyu tanzim satış hizmeti veren tamamıyla yeşil renkli, arka kasaları kapalı, burunlu Migros kamyonları vardı. Bu araçların kasalarının yan yüzlerindeki kapalı kanatlar yere paralel gelecek şekilde açıldığında, pratik bir şekilde ilkel görünümlü bir tezgâh haline gelirdi. Kasanın açılan kısmından raflar meydana çıkardı. Satış elemanları kanadın arkasındaki bölüme geçerek müşterilere satış yaparlardı. Fatih Postanesi'nin yanında hergün bir Migros kamyonu kaldırıma park ederek, gün boyu halka satış yapardı (Ayrıca şehrin muhtelif merkezî noktalarında 20 kadar kamyon da aynı hizmeti verirlerdi). 1980'lerin ortalarında bu kamyonlar yerlerini, arka kapısından girilip, ön kapısındaki kasanın yanıbaşından inilen, içi iki taraflı raflarla donanmış, camsız kavuniçi Migros otobüslerine bıraktılar. 1990'larda ise gezici Migros uy
90
Bir Zamanların Türkiye‘si
HALLAÇLAR / Evlerdeki yatakların içindeki pamukların havalandırma işini yapan bu meslek grubundakiler, sokaklarda bağırarak dolaşırlar, çağrıldıkları evlerin odasının ortasında yere oturarak, sırtlarında taşıdıkları yay şeklindeki kalın bir dal parçasının iki ucuna gerilmiş teli, pamuk yığınını içine sokarlar, diğer ellerindeki lâbut şeklindeki tahta bir cismi bu tele sürekli vurarak, telin o tekdüze titreşim sesinin eşliğinde pamukları havalandırmaya başlarlardı. Hallacın havalandırarak birbirinden ayrıştırdığı pamuk blokları yeniden yatağa, yastığa ya da yorgana geri doldurulduğunda bunlar yeni alınmış gibi kabarık, havaleli bir görüntü verirlerdi.
91
Bir Zamanların Türkiye‘si
HORTUMLU ÇÖP KAMYONLARI / Belediye Başkanı Fahri Atabey tarafından, 70'lerin başında Avrupa'dan ithal edilen 2 adet çöp kamyonunun herhangi bir yerinde atık haznesi yoktu. Çöp toplama görevini, aracın arkasındaki bölüme bağlı ortalama 30'ar santim çaplarındaki 2 adet hortum görmekteydi. Bu hortumlar, tıpkı evlerde kullanılan elektrik süpürgeleri gibi vakum yardımıyla çöpleri emerek hazneye toplamaktaydılar. Bu kamyonları gördükleri anda zevkten adeta çıldıran çocukların, hortumların önüne attıkları çeşitli ebatlardaki taşlar, konserve kutuları ve diğer gereksiz malzemelerden dolayı, vakumları kısa zamanda bozularak emekliye ayrıldılar. İstanbul'un o yıllardaki bu enteresan minicik lüksü de tarihe gömüldü, gitti.
92
Bir Zamanların Türkiye‘si
HUSUSİ LEVHASI / O yıllarda dolmuşlar çok fazla olduğundan, özel otomobil sahiplerinin çoğu, ticarî araç olmadıklarını ve yolcu taşıması yapmadıklarını belli etmek için, araçlarının ön camının üzerine “HUSUSİ” yazılı açıklayıcı bir bant takarlardı. Böylece, yol boyunca dolmuş bekleyen yolcuların sürekli el işareti yapmaları engellenmiş olurdu. Aksi taktirde, trafikte durulduğu anda, yan camdan birinin kafasını içeriye doğru uzatarak; "Pangaltı'dan geçer mi?" şeklindeki sorularıyla yol boyunca muhatap kalınırdı. 80'lerin ortalarından itibaren İstanbul'da dolmuş taşımacılığı sona erince, bu türden açıklayıcı bir aparata da gerek kalmadı özel otomobillerde...
93
Bir Zamanların Türkiye‘si
RENAULT MİNİBÜSLER / 1960'lardan itibaren tâ 80'lerin ortalarına kadar İstanbul şehiriçi ulaşımında, dış görünümleri çok enteresan olan minibüsler çalıştı. Bunlar, normalden daha yüksek bir tabana sahip, heyyulâ görünümlü acayip araçlardı. İstanbul'un hemen her semtine işlerlerdi (Gaziosmanpaşa, Eyüp, Zeytinburnu, Bayrampaşa, Kâğıthane...) Fransız yapımı bu minibüslerin, yan camlarının hemen sonrasında, kenarları yuvarlatılmış, ince uzun bir dikdörtgen cam bulunurdu. Önden görünümleri itibarıyla, insanda yaşlı bir kocakarı suratı (!) izlenimi uyandırırlardı. Tüm camları basıktı ve aracın içi oldukça loş olurdu. Bunu gidermek için kimi şoförler, tavandaki havalandırma kapaklarını camlı yaptırırlardı. Profilden görünümlerinde ise, aracın ön kısmı neredeyse 30 dereceye yakın bir eğimle dizayn edilmişti. Yüksek tabanlı bu araçlara binmek için de, mutlaka içerdekilerin yardımına ihtiyaç duyul
94
Bir Zamanların Türkiye‘si
CITROEN OTOMOBİLLER / Fransız yapımı, şekilsiz Citroen otomobiller vardı. Arka kasaları olmayan ve aracın tavanı arkaya doğru 45 derecelik bir eğimle gittikçe azalarak çamurluklarda sonlanan Citroen'lerin en büyük özellikleri ise park edildiklerinde karoserlerinin zemine doğru alçalmasıydı. Arabanın lastiklerinin söndüğü havasını verirdi. Araç tekrar çalıştırıldığında ise tabanı yükselir ve kalkışa hazır hale gelirdi. Citroen'lerin bir özelliği de, diğer otomobillerden farklı olarak arka tekerleklerin üst yarısını örten jantlarının olmasıydı.
95
Bir Zamanların Türkiye‘si
GECE BEKÇİLERİ / Geceleri sokaklarda devriye gezen gece bekçileri olurdu. Kahverengi üniformalı ve kasketli bu güvenlik elemanları, sabaha dek nöbetlerini devam ettirir ve civardaki sokaklarda gezen meslekdaşlarıyla haberleşmek için sık sık düdüklerini çalarlardı. Emniyet Teşkilâtı'na bağlı olarak görev yapan gece bekçileri 1980'lerde kaldırılarak, sabit karakol kadrosuna verildiler.
96
Bir Zamanların Türkiye‘si
Gazetelerin sık sık kampanyalar düzenleyerek çekilişle hediyeler dağıttığı yıllarda özellikle Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Tercüman'ın logolarının sağında ve solunda damga pulundan biraz daha büyük ebatlarda kesilmek üzere ayrılmış, üzerleri numaralı “Pay kuponları” olurdu. Dileyen okuyucu hergün numara sırasıyla bu pay kuponlarını keserek, verilen adrese postalar, karşılığında kendine bir kura numarası gönderilirdi. Kampanya sonunda yapılan çekilişte kazanan okura; daire, araba, mobilya, bisiklet, radyo gibi hediyeler verilirdi.
97
Bir Zamanların Türkiye‘si
GAZOZ KAPAKLARI / Çocukların en sevdiği oyuncaklardan birisi de yuvarlak metal, kenarları tırtıllı gazoz kapaklarıydı. O yıllarda özellikle bakkallar ve çay bahçelerinin önü, çocuklar için ganimet denecek ölçüde çok, atık gazoz kapağının olduğu noktalardı. Toplanan gazoz kapakları torbalara doldurulur, sonra da üretilen çeşitli oyunlarla değiş-tokuş edilirdi. Çocuklar tarafından yutma-yutulma olarak adlandırılan bu değiş-tokuşlar, o yaştakiler için son derece aktif bir gazoz kapak borsasının doğmasına neden olmuştu.
98
Bir Zamanların Türkiye‘si
FORD MİNİBÜSLER / 80'lerin sonuna kadar, tavanları çok alçak olan ve ayakta duran orta boylu bir yolcunun bile kesinlikle eğilerek seyahat etmek zorunda kaldığı 11 kişilik yarım burunlu minibüslerdi. İstanbul'un hemen her noktasına işleyen bu araçların hakim rengi, kırmızı/bordo-beyazdı. Yer kazanmak için kapıdan girişte, sol tarafa yaklaşık 3 kişinin daha oturacağı tahta veya suntadan yapılmış ve üzerleri deriyle kaplanmış ek oturma yerleri vardı. Koç grubunca üretilen bu minibüsler, sonradan yerlerini daha yüksek tavanlı Magirus'lara bıraktılar.
99
Bir Zamanların Türkiye‘si
BEKLEMELİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ / 70'lerde ve Özal iktidarına kadar olan 80'li yılların başlarında telefon santralleri çok kısıtlı ve oldukça ilkel şartlardaydı. Şimdiki gibi, herhangi iki şehir arasında ahizeyi kaldırıp alan kodu çevirmekle telefon görüşmesi yapmak hayaldi. Önce santral aranır, görüşülmek istenen şehirdeki telefon numarası görevliye kaydettirilir ve sonra “beklenmeye” başlanırdı. Bu beklemeler 1-2 saat ile 1 gün arasında değişirdi. Neden sonra santralden gelen uyarı telefonunun ardından hat bağlanır ve görüşme gerçekleştirilirdi. Normal, yıldırım ya da beklemeli arama türünü gösteren; “03”, “04”, “07” gibi numaralar vardı. Şehrin içinde dahi; otomatik santrali olmayan Sarıyer, Beykoz, Adalar, Kartal gibi uzak noktalarla görüşmek için önce iki haneli bölgesel santral numarası çevrilir, görüşülmek istenen numara verilir, ardından hemen hat bağlanırdı. Özal döneminden sonra
100
Bir Zamanların Türkiye‘si
101
Bir Zamanların Türkiye‘si
102
Bir Zamanların Türkiye‘si
103
Bir Zamanların Türkiye‘si
104
Bir Zamanların Türkiye‘si
105
Bir Zamanların Türkiye‘si
106
Bir Zamanların Türkiye‘si
107
Bir Zamanların Türkiye‘si
108
Bir Zamanların Türkiye‘si
109
Bir Zamanların Türkiye‘si
110
Bir Zamanların Türkiye‘si
111
Bir Zamanların Türkiye‘si
112
Bir Zamanların Türkiye‘si
113
Bir Zamanların Türkiye‘si
114
Bir Zamanların Türkiye‘si
115
Bir Zamanların Türkiye‘si
116
Bir Zamanların Türkiye‘si
117
Bir Zamanların Türkiye‘si
118
Bir Zamanların Türkiye‘si
119
Bir Zamanların Türkiye‘si
120
Bir Zamanların Türkiye‘si
121
Bir Zamanların Türkiye‘si
122
Bir Zamanların Türkiye‘si
123
Bir Zamanların Türkiye‘si
124
Bir Zamanların Türkiye‘si
125
Bir Zamanların Türkiye‘si
126
Bir Zamanların Türkiye‘si
127
Bir Zamanların Türkiye‘si
128
Bir Zamanların Türkiye‘si
129
Bir Zamanların Türkiye‘si
YORUMLAR

Yazılan yorumlar hiçbir şekilde Haberler.com’un görüş ve düşüncelerini yansıtmamaktadır. Yorumlar, yazan kişiyi bağlayıcı niteliktedir.

Diğer Galeriler